bu kenti asıyorum gökyüzüne

 

 

kurşuni bir denizin sonsuzluğu
orta yerinden ayırdığı
bu serin kentte
yalnız ve yalnız
elinde umutları asılı kalan
bir çingene kız öperdi her an
esir bir çocuğun yanağından
geceyle gelen martılar şakırdı
ete sancılar taşıyan şafağın
karanlığa açılan şakağından

ve o çingene kızın dudağındaki can
eserdi güneyden bir yel gibi
karanfil bulaşmış her bir yanıma
ve ben okullu kızların koyunlarına
can yağmurları boşaltan
bir bulutun simyası olurdum
esrarlı iniltiler arasında

ve sonra ölümü de
an be an kendime katarak
bir beyaz gelinlik gibi gelen
aşka uzanırdım

öylesine kendi ölümüne doğru birikerek
örülen yaşam
esriten iç içe bölünmüşlüğüm
kemiklerine kadar öptüğüm
ama her seferinde isyanımı daha bir yitirdiğim
et yığını insanlar
gül kokusu çocukların uyku dansları
bir an gelirdi aklıma
büyük bir çığlıkla fırlardım
yay gibi bedenlerden sonsuza

ayartıcı gözlerden yüzüme akan lekeleri
silerdim
arsenik bir yağmurla
korkusuzca
varlığımın verdiği çoşkunlukla
bedenimin esir payından kırıp aynaları
ayak uçlarımdan taşardım

varsın gözlerimin altı
ölüm ve aşk için kararsın derdim

 

imdat DEMİR

Paylaş: